Spor kendi başına değerlendirildiğinde masumane bir görümüm sergilerken, farklı alanlara çekildiğinde, o olumlu tablo yerine toplumsal zafiyete/ yıkıma dönüştüğünü görmekteyiz. Spora insanlık tarihi kadar eski oluşunun temel nedenlerinden en önemlisi korunma, barınma gibi hayati ihtiyaçları giderme gayesi taşısa da, bu sürecin farklı şekilde işletildiğini okumaktayız. Bedenin eğitilmesi şeklinde başlayan, bireysel olarak fiziksel, ruhsal ve sosyolojik etkileşimin ötesine geçmektedir. Söz konusu vatandaş ve toplum olunca da, insanlık tarihi kadar eski olan sporun da siyasilerin ideolojik malzemesi haline getirildiği gibi, literatüre yansıyan bilgilere göre, sporun olmadığı yerde siyasetin yapılamayacağı gibi iddialı yaklaşımlarda söz konusu olduğunu öğreniyoruz…
SPOR NASIL HORMONLAŞTI?
Sporun siyasi boyut kazanmasının, modern denilen batılılaşma hareketinin en yoğun yaşandığı döneme denk geldiğini, yine yazılı kaynaklardan okumaktayız. Biz buna sporun hormonlaşması (ifademiz tarih kaynaklarına böyle girsin) olarak yorumluyoruz. Hormonlaşma, bir cisim, düşünce veya davranışın özünden uzaklaşması, özünü kaybetmesi anlamına geliyor. Sporu kişisel çıkar ve malzeme edilmesi neticesinde toplumumuzda tahribatı büyük ve yıkıcı bir hal almaya başladığını, geçmişte olduğu gibi günümüzde de görmek zor değil. İşte bu tahribatın telafisi güç kayıplara dönüşmesinin kaynağını, modernleşme denen kültürel etkileşim/yozlaşmayla başlıyor. Bu süreci en iyi tarif edecek kelimenin karşılığı ise ‘hormonlaşma’ olacağı iddiasındayız…
TEK PARTİ DÖNEMİNDE SPOR (MU?)
Sporun insanlığın varoluşu kadar eski olması, siyasilerin de bu konuda iştahını kabartmış olacak ki, ilk başta vatandaşın bedenine hükmeden bu yaklaşım, süreç içerinde alışkanlığa dönüşerek ruh halini etkisi altına almaktadır. Bizim bugün üzerinde durmak istediğimiz, Cumhuriyet tarihinde tek parti olarak isimlendirilen, Cumhuriyet Halk Partisi’nin hüküm sürdüğü dönem. Bu bağlamda 1932 yılında kurulan halkevlerinin faaliyet içeriği dikkatimizi çekiyor. Kaynaklara göre halkevleri spor programlarında ritmik jimnastik, artistik danslar gibi modern spor dallarının yer aldığını görmekteyiz. Bu bilgilere tarihi kaynaklardan ulaştığımızda kendi kendimize sormadan edemedik; ‘Asırlar boyu dört kıtada, sadece askeri alanda sınırlı kalmayıp, siyasi ve ekonomi alanında hükmetmiş Osmanlı ve diğer Türk medeniyetleri, nasıl oluyor da, modernleşme adı altında Batıdan esinlenerek gerçekleşen jimnastik gibi bir spor dalında ritmik ve artistik dans boyutunu görememiş?’ Mahiyet biraz araştırıldığında, işin içerisinde manevi çöküntü olduğu için ecdadın bu tür işleri kapısından içeri koymadığını anlıyoruz…
SPORDA GELENEĞİ UNUT,
MODERNLEŞMEYE BAK (MI!)
Bir başka araştırma da, modern sporun ülkemizde tatbiki 1923-1936 tarihleri arasında ağırlık kazanmış. Tek parti döneminde sporda modernleşme (batılılaşma) hareketi detaylandırılırken, yabancı ülkelerle münasebet kurmanın, modernleşme olgusunun temelinde batıyı örnek alma gereklilik algısı ön plana çıktığını görüyoruz. Yine bu bilgileri okurken, milli şairimizin mısralarında vurgu yaptığı ‘Medeniyet dediğin, tek dişi kalmış canavar’ vurgusunu hatırlamadan ve haklı olarak da sormadan edemedik; ‘Neden batı?’ Başka ülkelerden modernlik adı altında, batı menşeli birçok spor dalının (oyuncu devşirilmesi gibi), ülkemize getirilmesi, tarihsel süreçten gelen Türk sporunun özünün kaybolmasına, yani hormonlaşmasına (kelimenin ne manaya geldiğini belirtmiştik) yol açtığını görmekteyiz. Böylelikle sahada alt edilemeyen geleneksel spor branşlarının tamamına yakını, modern spor branşları karşısında masada değişime/yenilgiye uğratıldığını şahit olmaktayız. Bu neticenin toplum üzerindeki karşılığı ise milli ve manevi değerlerinin erozyona uğratılması. O nedenle, tüm bu siyasi etkileşimleri gördükten sonra bir kez saha diyoruz ki; ‘Spor birilerinin tekeline bırakılmayacak kadar değerli olduğu gibi, amaç edilemeyecek kadar da değersiz bir oyundur.’





