İdeoloji Türk Dil Kurumuna göre Siyasal veya içtimaî bir doktrin oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir kesitin eylemlerine veçhe veren politik, hukuki, akademik, felsefi, ruhanî, soyut, bediî düşünceler bütünüdür. Hiçbir ideoloji, ideoloji olduğunu iddia etmez ve tüm ideolojilerin iyi olmadığını varsayar. Hatta idelojiler, ideoloji kavramını sevmez. Öte yandan ideolojiler 19. asrın başlarından itibaren dinin yerini alarak, akılcılığı benimsemiş ve dünya üzerinde var olan en iyi yönetim şeklini arayışa girmiştir. Bu minvalde her ideoloji kendisinin en iyisini olduğunu söyleyen tezler ileri sürmüştür. Tam olarak tanımı yapılması imkânsız olsa da, ideolojiler; herhangi bir toplumda var olan, mevcut iktidar ilişkilerini değiştirme, muhafaza etme ya da tamamen ortadan kaldırma eğilimi olan siyasal fikri, inanç, değer ve kanaat kümeleridir.
İdeolojilerin bu tümel niteliği, onu 19. Asrın devam eden süreçlerinde siyasal, felsefi, bilimsel ve akademik camiaların etkilenmesine yol açmıştır. Bu durumun temelinde Protestanlık inancının temelinde olan her bireyin kendi inancını kendi içerisinde yaşayabilme, Tanrı ile İnsan (Kul) arasına hiçbir devlet, din adamı girememe düşüncesinden gelmektedir. Protestanlığın öncülerinden olan Martin Luther’e atfedilen hikâye şöyledir: Luther engizisyon mahkemesinde yargılanırken başından şöyle bir vaka geçer. Luther engizisyon yargıçlarına: ” Cenneti satıyorsunuz da, cehennemi neden satmıyorsunuz? ” Yargıç alay edercesine: ”Satsak kim alır ki! ” Luther : ” Ben alacağım, kaç para ise ödeyeceğim.” ” Para istemiyorum, bedava veririm” dedi yargıç. Ve yargıçlar kahkahalarla gülerek Luther’e cehennemin tapusunu verirler. Mahkeme binasının önünde merakla bekleyen halka aldığı tapuyu gösteren Luther şunu söyledi: ”Artık cehennemin sahibi benim. İşte tapum. Ve şu andan itibaren Cehennemime hiç kimseyi almıyorum! ” Halk sevinç içinde bağırıyordu. Artık cennete gitmek için parayla yer almaya da gerek kalmamıştı. İdeolojileri anlamının yolu Batı’da 17. asırda ortaya çıkan Protestanlıkta geçer.
İnsanın doğal çevresiyle olan bilme serüveni, sosyal çevresiyle olan bilme serüveni aynı değildir. A Priori bilgi ile elde edilen bilgi arasında insanın deney yaparak elde ettiği bilgi arasında farklılıklar vardır. Newton Fiziği ile Kuantum Fiziği arasında çok açık farklılıklar vardır. Şu da unutulmamalı ki Kuantum Fiziğinin temeli nasıl Newton Fiziği ise, deneyle elde edilen bilginin tarihsel olarak temeli a priori bilgidir. Marx’ın “Filozoflar şimdiye kadar dünyayı şu ya da bu şekilde yorumladılar asıl olan dünyayı değiştirmektir” sözünün de temeli kendisinden önceki filozoflar, düşünürler vardır. Nitekim Alfred N. Whitehead, “Tüm Batı felsefe tarihi Platon’a düşülen dipnotlardan ibarettir” diyerek (Platon, 2006) birbirinden etkileşimin büyüklüğünün tahlilini yapar. Marks da kendisinden önce gelen düşünürlerden etkilenmiştir. Özellikle Platon’un Devleti olmak üzere Martin Luther, Jean Calvin, Hegel ve Immanuel Kant’tan etkilenmiş, Bilimsel Sosyalizmi Hegel’in diyalektiğinden etkilenerek inşa etmiştir. Marx’a göre filozoflar dünyayı yorumlamış ama değiştirmeye yönelik bir fikir o zamana dek ortaya çıkmamıştır. İşte bu değişimi Diyalektiksel Materyalizm ile gerçekleşmesi gerektiğini düşünen Marx, değişim için tarihin nihayetine ulaşılması gerektiğini savunmuştur.
Marks’a göre madde, maddedir. Toplumsal hayat ise çatışma demek olup, tarih bu çatışmaların sonucunda oluşmuştur. Tarihin ilk aşamasında özel mülkiyetin, aile, din, devletin ve ideolojilerin olmadığı bir toplum vardı. Jared Diamond da insanoğlunun tarihindeki en büyük hata olarak insanoğlunun tarım yapmaya başlaması olarak görür. Tarım özel mülkiyetin gelişmesine, dolayısıyla savaş ve yok etmenin de başlamasına yol açmıştır yazara göre. (Diamond, 2019)Sonrasında özel mülkiyet ile tarımı yapmaya başlayan insanların henüz toprağa yerleşmeyen avcı ve toplayıcı insanları köle yapması ile tarih başlar. Bu aşamada her dönem kendi içerisinde bir tez, antitez ile çatışarak bir sentez ve nihayetinde bir sonraki evreye geçişi oluşturur. Kölelik tarihin ilk aşaması olup sentezinde Feodalite ortaya çıkar. Feodalitenin olduğu yerde Kapitalizm gelişir ve Kapital düzende ezen ile ezilen arasındaki çatışmada Sosyalizm ortaya çıkar. Marks’ın yaşadığı dönemde Sosyalizm ideoloji Avrupa’da genişlemiştir ama Bilimsel Sosyalizmi kendisi kurmuştur. Kapitalizmden Sosyalizme geçiş sürecinden sonra Sosyalizmin oluşması da kendi içindeki tez, antitez çatışması nihayetinde Komünizm ortaya çıkmıştır. Marks’ın kendisi Komünizm evresine şahit olmasa da 1919 Bolşevik İhtilali ile Rusya’da Sosyalist hükümetin temelleri atılmış, 1924 senesinde Komünist Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği kurulmuştur. Komünist devlette, tarih öncesi dönemde olduğu gibi aile, din, ideoloji, üst yapı yoktur ve tarihin nihayetine doğru gidilmektedir.
İdeolojisiz siyaset Marks’a göre ancak Tarihin son bulması ile gerçekleşebilir. 19. Asırda Bilimcilik ve İdeoloji ile siyasal düşünce yeni bir hal aldı. Bu hal 21. asırda ideolojisiz siyasetin, düşüncenin asla bir ideolojisiz olmayacağı yönünde inkişaf etti. İdeolojisiz Siyaset ancak Marx’ın kehanetinin gerçekleşmesi ile var olabileceği düşüncesi 1991 senesinde Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin yıkılması ile son buldu ve Marx’ın kehaneti gerçekleşmedi. Yani ideolojisiz bir siyasete, topluma, devlete erişilmedi. Yukarıda bahsettiğimiz gibi, hiçbir ideoloji kendisinin bir ideoloji olduğunu kabul etmez, hatta her ideoloji de bu kavramı sevmez ve kendisinin ideolojik olmadığını kabul eder. Yani ideolojisiz siyasetin imkânına dair hiçbir ideoloji bir varsayımda bulunmaz. Yalnız Neo Marksistler Marx’ın neden kehanetinin gerçekleşemediği araştırır ve bazı teoriler ortaya koyar. Benstein, Wallerstein ve Gramsci gibi Neo Marksistler ben bilincinin devam etmesi, sosyal demokrasinin ağır basması, hümanizm, kapitalist hegemonyadan sivil hegemonyaya geçiş ve rızanın varlığı ve merkez devletlerin çevre ve yarı çevre devletleri sömürüye baskı ve müdahalelerle post kolonyal olarak devam etmesi Marx’ın kehanetinin gerçekleşmesini engelledi. İdeolojisiz siyaset, Diyalektiksel Materyalizm ’de, Marx’ın kehanetinin gerçekleşmesi ile mümkündür çünkü bunu iddia eden tek ideoloji Marksizm’dir.
İdeoloji, belirli bir toplumsal grup ya da sınıfa ait fikirler kümesidir. İdeoloji, toplumsal yaşamdaki fikir, inanç ve değerleri üreten genel maddi süreç olarak tanımlanabilir. İdeoloji gerçek bilginin önünde dikilen bir engeldir. İdeoloji, toplumsal açıdan önemli belirli bir grubun veya sınıfın içinde bulunduğu durumu ve hayat deneyimlerini simgeleyen inanç ve fikirlerdir. İnsanların birbirlerini zaman zaman İlah katına ya da haşere seviyesine koymalarına sebep olan şeydir ideoloji. Birinin ötekinin durumundaki çarpıklığı dışsal, belki de aşkın bir noktadan ona anlatmasıdır. İdeoloji, ülküsel, düşünsel, tinsel değil maddi bir var oluşa sahiptir. İdeoloji bir dünya görüşüdür. İdeoloji, bireylerin gerçek mevcudiyet şartlarıyla kurdukları imgesel ilişkinin kuramsal bir tasarımlanmasıdır.
Yukarıda yapılan bu tanımlamalar dikkate alındığında ortak bir bakış açısından yoksunluk açıkça görülür. Ortak tanım bir tarafa, birbirine oldukça zıt bir anlama ve anlamlandırmanın var olduğu da aşikârdır. Aslında bu tezat, ideoloji kuramına ilişkin iki ayrı geleneğin ve anlama biçiminin kavrama çok ayrı anlamlar yüklemesinden kaynaklanır. Tümel bir bakış açısıyla bunun nedeni; Hegel, Marks, Lukacs’ın ve birkaç geç miat Marksist düşünürlerin ideolojiyi hayal, çarpıtma ve mistifikasyon manalarıyla değerlendirmeleri ve buna karşın sosyolojik ve ruhsal bir bakış açısıyla ideolojinin fonksiyonlarıyla ilgilenen John T. Jost ve C.M.Federico gibi araştırmacıların ise ideolojiyi toplumsal yaşamdaki işlevleri üzerinden değerlendirmeye tabi tutuyor olmalarından kaynaklanır. İdeolojinin bir yanılsama olduğunu söyleyenler, K.Marks’ın meşhur camera obscura –düşüncelerin gerçekliği çarpıtması, gerçekliğin çarpık, ters olması- metaforundan hareket eder ve her türlü ideolojik tutumun en nihai noktada gerçekliğin çarpıtılması şeklinde ortaya çıkacağını savunurlar. Bu bakış açısı itibariyle ideoloji gerçekliğin tersyüz edilmiş bir hali, yani bir yanılsamasıdır.
İdeolojilerin siyasal yaşamı değiştirme iddia büyük bir iddiadır. Zira Siyasal yaşamın değişmesi demek, içtimai, iktisadi mevzuatında değişmesi demektir. Çünkü siyaset topluma dair her kurumun nasıl işleyeceğine karar veren bir kurumdur ve iktidar kurumunun en üst organıdır. Siyasiler nasıl olursa toplumun da öyle olması kaçınılmazdır. Örneğin Turgut Özal döneminde 24 Ocak kararları ile küreselleşen dünyada Türkiye’nin ekonomik durumunu düzeltmek için karma ekonomiden liberal ekonomiye geçiş başlamıştır. Amaç Türkiye’nin dünyanın büyük kısmında uygulanan kapitalist, liberal ekonomiye geçişini sağlayarak, ekonomik durumu iyileştirmektir. Türkiye bu süreçten sonra karma ekonomiden, yani devlet ekonomisi ve özel teşebbüse destek ekonomisinden, liberal ekonomiye geçmiştir. Türkiye için bir dönüm noktası olan 24 Ocak kararları ile kapitalist liberal ekonomiyle, ilerleyen yıllarda kısmi denetimli liberal ekonomi ile toplumun yapısıda tedricen değişmeye başlamıştır. Nihayetinde ise siyasilerin verdiği karar, iktisadi ve içtimai durumu da değiştirmiştir ama bu değişim ani değil tedrici olmuştur. İdeolojilerin hiçbiri toplumu birden değişimini sağlamaz. Gelinen nokta, önceki olay ve olguların neticesinden dolayıdır. Düşünce, felsefe-bilim tarihinde arka planı olmayan bir şey vukû bulmaz; yani devrim olmaz. Devrim nedenlerini tüketesiye bilmediğimiz, dönüşümlere verdiğimiz addır; tesadüf gibi bir şey yani. Hâlbuki her şey bir örgüdür, örüntüdür.
İnsanlığın tarihsel serüveni dâhilinde, ekseriyle yarının müphem oluşundan ortaya çıkan kaygı vardır. Asırlarca bu kaygı dini terminoloji ile açıklanmış ve insanlık yaşama gayretini had safhada tutmuştur. Ancak on altıncı asırdan itibaren dini/ilahi/tinsel kavramlar zihni olarak yıpranmaya başlamış ve on dokuzunca asırda bilimin ve aklın ön planda tutulmasına kesin karar verildiğinde ideoloji mefhumu, dinin yerini aldı. Böylece insanoğlunun en iyi yönetim/idare sistemini bulma adına geliştirdiği metodolojik çalışmaları ideolojiyi insan etti. Her ideoloji yarına dair izahlar yaparak taraf toplamış ve şunu demiştir: şayet benim ideolojimi seçerseniz, en iyi şekilde idare olunursunuz. Bu durum aynı zamanda iktisadi, içtimai idare şekillerinin de en iyi şekilde olacağına varır ve nihayetinde barış ortamı oluşabilir düşüncesi ideolojinin temel argümanı olmuştur. Lakin gelinen noktada bir değil birçok ideoloji ortaya çıkmış ve yukarıda da değinildiği üzere hiçbir ideoloji, ideolojik olmadığını varsayarak, ideolojinin –kendisinden başka- kötü olduğu tezini öne sürmüştür. Eskiler akıl akıldan üstündür der. Temel varsayımları, bilgileri ve tecrübeleri kendisine mal ederek oluşan ideoloji mefhumu, yarını inşa etmede temel yap taşı olmuştur. Hiçbir ideoloji de gökten zembille inerek bunun gerçekleşeceğini savunmamış, tarafgirlerin çalışması ile olacağını savunmuştur. Kişiler ve gruplar çeşitli ideolojileri sahiplenince bu onlara, içerisinde yaşadıkları çevreyi tanımlama ve yorumlama olanağı verir. Aynı doğrultuda ideoloji, yaşamda karşılaşılan sorunların anlamlandırılmasında ferde bir kavrayış sağlar. Çünkü her dünya görüşü (ideoloji), öz içerisinde doğru ya da yanlış denemeyecek olan belirli bir kavrama yöntemi sergiler. İdeolojiler içerisinde dünyayı değiştirme iddiası taşıyanlar geniş taraflar tarafından tutulmuş ve nihayetinde gelinen noktada belli başlı ideolojiler geniş kitlelere ulaşmıştır. Bunlar; liberalizm, sosyalizm, muhafazakârlık ve realizmdir.
Dünyayı değiştirme düşüncesi, dünyanın yaşanılamaz bir yer olduğunu varsayılmasından ileri gelir ki bu durum temel nitelikte şunlardan dolayıdır: Doğada nasıl bir av ve avcı varsa insanlıkta da vardır. Doğada nasıl güçlü olan ayakta kalırsa, toplumda ve devlette güçlü olan ayakta kalır. Doğada hayvanlar ve bitkiler nasıl bir arada huzur içinde yaşayabiliyorsa, insanlıkta bir arada huzur içinde yaşayabilme ihtimaline sahiptir. Bu minvalde –İzm’ler en iyisinin kendisinin olduğunu iddia ederek çatı mahiyetinde en iyi idare şeklinin olduğunu ileri sürerek taraf bulur ve yayılır. Bu yayılma eğilimi neticesinde dünya güzel bir yer olacak ve her canlıya yer olacaktır. Burada şuna da değinilmek gerekir ki aşırıcılık olan faşizm, yaşama hüviyetini yok ederek dünyanın daha iyi bir yer olacağını iddia eder. Dünyada 1. Cihan Harbi sonrasında taraf bulan faşizm, eylemde 2. Cihan Harbinin bitişiyle son bulmuştur. Doğanın hem acımasızlığını hem de kuşatıcılığını alan insanoğlu, nasıl ve niçin sorusuna cevap vermek üzere dünyayı değiştirme iddiasına yanıt arar.
Karl Marx’a göre dünyayı yorumlamak değil, değiştirmek gerekliydi. Onun bu düşüncesi, sosyalizmi komünizme tekamül ettirmiş ve nihayetinde ideolojisiz ve sınıfsız bir toplum oluşturma arzunu ortaya çıkarmıştır. Onu okuyan her birey/fert/şahıs değiştirmek için gerekli olan şartları oluşturmak için gayret göstermiştir. Ama Marks’ın öngörüsü gerçekleşmemiş ve 1991 senesinde SSCB dağılarak, kehanet gerçekleşmemiş, sınıfsız bir toplum olmamıştır. Aynı durum Sosyalist olan Çin Halk Cumhuriyeti ve Küba için de geçerli olmuştur.





