Konuştuğumuz her sözün bir manası, attığımız her adımın bir hedefi olmalı. Gereksiz her söz ve fiilden kaçınmalıyız. İnsanoğlu için zaman bir sermayedir. Modern çağda çoğumuz, hayatımızı nasıl geçtiğini anlamadan noktalıyoruz. Amaçsızca kafelerde, kahvehanelerde zaman geçirince zaman sermayemizden bir bir harcıyoruz. Pişmanlık gelince iş işten geçmiş oluyor. Sözün hakkını taşıyan eski bir büyüğümüz demişti ki “asıl marifet, yük altında ve hizmet esnasında sadık ve sağlam kalabilmektir. Yoksa çay sohbetlerinde ve edebiyat kürsülerinde kahramanlık satmak kolaydır.” Söz başka iş başka ise ortaya çürümeye başlamış bir hayat çıkar. Kimse çürük olanı sevmez ama herkesin de çürük olduğu bir dünyada çürük olmayan sevilmez. Sözün hakkı, yapılan işle kaimdir. Kaim yani ayakta duran olmak için köklere iyi sarılmalı ve tarihi iyi anlamalıyız. Koca bir tarih anlaşılmayı ve ders çıkarılmayı bekliyor. Zira hiç kimse sadece sözle, laf ebeliği ile bir güzellik, esinti, ferahlık, selamet bırakamaz. Sözlerimiz ve eylemimiz birbirine uymalı, aksi takdirde çelişkiye düşer ve sözümüzün ağırlığı kalmaz. Herkes çürük diye çürük olmak, bataklığa teslim olmak demektir. Tarih ilmi ise bu noktada bizi bataklıktan çıkarır. Geçmiştekilerin hata ve yenilgilerinden ders alındığı takdir de amaçsızca yaşamaya son vereceğimize inanıyorum.
Küllüklerin dolup taştığı mekânlarda manasız, amaçsız sohbetler de kaçınılmazdır. Bu kaçınılmaz olan sohbetler ise her zamanede vardır. Lakin geçen asırdan bir hoca var ki küllükleri güllük yapan birisiydi. Mükrimin Halil Yınanç Hoca, keskin zekâsı ve kuvvetli hafızası ile herkesi kendisine hayran bırakan birisi olmuştur. O, bir kahvehaneye oturduğunda tarihi olayları hafızasını yoklayarak en ince detaylarıyla öyle bir anlatırdı ki onu dinleyenler Halil Hoca’nın anlattığı tarihi olaya, bizzat şahit olduğunu düşünürdü. Sözün hakkını taşıyan hoca, boş sözleri ortadan kaldırıp insanlara bilgi veriyordu.
Vaktini sadece ilme adamak şöyle dursun o bildiklerini zevkle herkese anlatırdı. O, çatık kaşlı, aşırı ciddi, soğuk bir insan değildi. Bilakis sıcakkanlı, sevecen, tatlı sözlü, şakacı ve müsamahakâr birisiydi. Onun bu huyu kahvehane sohbetlerini dolduruyordu, insanlar can kulağı ve zevkle anlattıklarını dinliyordu. Onun için “Herkes kitap okur ama Mükrimin kütüphane okur!” denilmiştir. Vaktini ilme ve onu aktarmaya adayan hoca, insanları da dört gruba ayırmıştır: Şişçiler, Nizâm-ı âlemciler, ırz ehli ve Esâfil-i şark.
Şişçiler, aksiyon adamlarıdır,
Nizâm-ı âlemciler, eyleme geçmeye tâkati olmayan ‘ıslah-ı alem’cilerdir,
Irz ehli, kimseye kötülüğü dokunmayan masum insanlardır,
Esâfil-i Şark ise tembel, parazit insanlardır.
Ona istinaden anlatılan bir olay vardır. Paris’te Fransız Kütüphanelerini dolaşıp Türk tarihi ile alakalı Türkçe, Arapça ve Farsça eserleri Türk Tarih Kurumu için istinsah (çoğaltma, bir işe bakarak aynısını yapma) etmeye başlar. Paris’te Bibliotheque National kütüphanesinde bulunan Düsturnâme-i Enverî adlı eseri istinsah edecektir. Ama eserin bırakın fotoğraflarını çekmeyi içeriye kalem kâğıt bile sokmak yasaktır. Hoca ise kuvvetli hafızasıyla eseri her gün beş on sayfa ezberleyip, akşam otele gittiğinde ezberlediği kısımları yazar. Böylece kitabı tamamen istinsah eder. Daha sonra İzmir’de bulunan ve tam metin olan Düsturnâme-i Enverî ile karşılaştırdıklarında bakılır ki Mükrimin Halil Hoca eksiksiz bir şekilde eseri ezberiyle kaleme almıştır.
ALİ AKTAŞ





